Cinsellik beyinde endorfin üretimini arttırır. Bu kimyasal molekül, dopamin ve serotininle birlikte zevk hormonları olarak sakinlik verir tatmin hisleri yaratır.
Keyif maddesi
Endorfin, serotonin ve dopamin coşku yaratır. Beş duyu organı, okşanmakla, yemekle, içkiyle uyarıldığında bu duyular doğrudan beyne ulaşır.
Acıları azaltır
Cinsel tatmin acı eşiğini yükseltir. Bu da endorfinin etkilerinden biridir. Cinsel ilişkinin gevşetici etkisi, kas çekilmelerinde meydana gelen acıları da hafifletir
Kasları gevşetir
Okşanmaların yarattığı mekanik etkiyle, haz alınan uyarılmalar vücuda yayılır. Derideki hassas alıcılardan uyarılar iliklere ve beyne taşınır. Beyinden gelen emirle kaslar gevşer.
Kan dolaşımını arttırır
Cinsel uyarılma sırasında kan akışı cinsel organlarda yoğunlaşır, bir miktar da bütün vücuda yayılır. Arterler önce gerilip zevk anında gevşer.
Kalbi çalıştırır
Cinsel uyarının en yüksek noktasında kalp atışı dakikada 110-180 e çıkar. Ancak bu etki, seksin sporun yerini dolduracağı anlamına gelmez. Çünkü cinsel ilişki kısa sürelidir
Daha formda hissetirir
Sevişme sırasında harcanan kalorinin zayıflatıcı etkisi vardır. 20 dakikalık bir ilişkide 200 kalori kaybedilir. bu yarım saat tenis oynamakla eşdeğerdir.
Adeti düzenler
Düzgün bir cinsel hayat hormonal dengeyi korur ve adetin düzenli olmasını sağlar. Düzenli orgazm yaşayan kadınlar kanlarındaki endorfin miktarından dolayı düzenli ve ağrısız adet görürler
Olumlu düşünmeyi sağlar
Orgazm sonucu serbest kalan enerji, olumsuz düşüncelerin ve takıntıların oluşmasını önleyip olaylara olumlu bir bakış açısıyla yaklaşmayı sağlar
Bağırsakları çalıştırır
Cinsel ilişki sırasında karın kaslarının kasılması, derinlere kadar etkisini gösteren bir masaj gibidir. Bunun bağırsaklar üzerinde laksatif etkisi olur
Cinsellikle İlgili Diğer Bir Araştırma
Depresyon riski daha az: Bir araştırma sonucunda, cinsel ilişki sırasında prezervatif kullanmayan kadınların depresyon geçirme riski, diğerlerine göre daha düşük çıktı. Prezervatif kullanan kadınlarda ise depresyon geçirme riski yüksek çıktı. Bilim adamları, spermlerle birlikte, testosteron ve östrojen hormonlarının da dışarıya atıldığını, bu birleşimin, boşalma sonrasında kadının kanına karıştığını tespit ettiler.
Bilim adamları cinselliğin insan sağlığı üzerindeki etkisini araştırıyor. Denekler üzerinde yapılan incelemede sevişmenin özellikle erkeklerde kalp krizi riskini azalttığı ortaya çıktı.
Cinsel birleşme için bedeniniz hazır. Sabırsızlık ve düşüncesizlik size uzak. Boşalma öncesinde salgılanan spermlerin, vajinal salgılar ve idrar gibi sıvılar da cinsel yolla bulaşan hastalık mikroplarını taşıyabilir olduğunu biliyorsunuz. Çok iyi!!! Size uygun Okey'i seçtiniz, abmalajı açtınız ve içindeki küçük okey paketlerini başka bir cisim kullanmadan (zaten gerek yok), elinizle açtınız. Hemen fark ettiniz iki parmağınızın arasındaki bu kaygan şey, sizi türlü talihsizliklerden koruyacak güçte.
Tasarım sizi ne yapmanız konusunda yönlendiriyor. Erkeklik organınıza nasıl yerleştirmeniz gerektiği konusunda kafanızda hemen bir fikir gelişiyor. Sonra bu bir alışkanlık haline geliyor. Ama yine de en baştan anlatmakta fayda var:
Okey'i erkeklik organına yerleştirmek için, uç kısmında bulunan hazneyi baş ve işaret parmağınızla tuttunuz, bu yolla uç kısımda bulunan havanın dışarı çıkmasını sağladınız.
Süper!!! Şimdi iş sadece rulo halindeki okey'i erkeklik organinin sonuna doğru iterek açmaya kaldı. Vee hazırsınız...
Dikkat etmeniz gereken birkaç şey var sadece. Spermlerin toplanabilmesi için, prezervatifin ucunda biraz boşluk kalmalı, boşalma sonrasında penis sertliğini yitirmeden geri çekilmeli, sipermlerin, çekilirken akmamasına dikkat edilmeli. Sonra bir kâğıt havluya sarıp çöpe atarsınız.
Bazı Şeyleri Unutmamak
Prezervatifler küçük ama etkili şeyler. Ama onların da bir dayanma sınırı var tahmin edersiniz. Vazelin, mineral yağ, bitkisel yağ veya krem gibi, prezervatife zarar verebilecek yağ bazlı kayganlaştırıcılar kullanarak, dayanaklılığını sınamamanızda fayda var. Silikon yağı gibi su bazlı kayganlaştırıcıların tek seçeneğiniz olduğunu söyleyelim. Ayrıca prezervatifler serinliği sever, kuru yerde saklanmak isterler. Bizce bu bilgilerle onun dayanıklılığını ikiye katlayabilirsiniz. Yapışkanlaşmış, erimiş veya hasar görmüş prezervatifleri kullanmazsanız, kendi dayanıklılığınızı da ikiye katlamanız mümkün.
Hata Yapmamak
Prezervatifi ters takmak mı? Rulo haldeyken rahatlıkla penis üzerinde itip açamıyorsanız durun! Unutmayın bu işlemde her şey sandığınızdan çok daha kolay! Bir zorlukla karşılaşıyorsanız, bir yanlışlık var demektir.
Sizi Tanımak Prezervatif alırken utanılacak bir şey olmadığını kavradınız. İşler bir anda ciddileşti ve OK elinizin altında (mesela uzun süre bekletmemek kaydıyla cebinizde, cüzdanınızda vs.). Alacağınız prezervatifin markasına ve kalitesine bakarsınız. Latex prezervatif kullanılması gerektiğini bilirsiniz. Normal bir prezervatifin raf ömrünün 5 yıl, sperm öldürücü içerenlerinkinin ise 3 yıl olduğunu da...
Antrenmanlısınız, prezervatifin nasıl kullanılmasını gerektiğinizi biliyorsunuz.
Tabi ki "her cinsel ilişki için yeni bir prezervatif kullanılmalı" diyenlerden, güvenli seksin önemini kavrayanlardansınız.
Partneriniz ve siz prezervatif kullanımı konusunda hemfikirsiniz.
Hepsine "evet" yanıtını verdiyseniz.
Siz gerçekten bu konuda iyisiniz.
Herhangi birine hayır yanıtını verdiyseniz,
Geç kalmış sayılmazsınız, yani umarız!!!!
O Halde?
AIDS de dahil olmak üzere cinsel yolla bulaşan hastalıklara, henüz çocuk sahibi olmaya, rahim ağzı kanserine yakalanmaya niyetli gibi görünmüyorsunuz. Bizce siz ne istediğinizi ve ne istemediğinizi gayet iyi biliyorsunuz. Doğum kontrol yöntemlerinin yan etkilerinden sıkılmış, temiz bir cinsel ilişkiyi hedeflemişsiniz. Size daha fazla söze gerek yok!
Cinsel yönelim, cinselliği oluşturan dört unsurdan biridir. Diğer üçünden belli bir cinsiyetteki (gender) bireye karşı süregelen duygusal, romantik ve cinsel çekimle ayrılır. Cinsellikle ilgili diğer üç unsur da biyolojik cinsiyet, toplumsal cinsiyet (gender) kimliği (erkek ya da kadın olmaya ilişkin psikolojik duyum) ve sosyal cinsiyet rolü (eril ya da kadınsı davranışları belirleyen kültürel normlara uyum). Tanınmış üç cinsel yönelime göre; kişinin kendi cinsiyetinden birine yönelmesi eşcinsellik, kişinin karşı cinsiyetten birine yönelmesi karşıcinsellik, kişinin her iki cinsiyete de yönelmesi biseksüelliktir.
Eşcinsel yönelimli bireyler kimi zaman “;gay”; (hem kadın hem erkekler için kullanılır) ya da “;lezbiyen”; (sadece kadınlar için) olarak adlandırılırlar.
Cinsel yönelim, duyguları ve kendilik kavramını (self-concept) içerdiği için cinsel davranıştan farklıdır. Bireyler davranışlarıyla cinsel yönelimlerini ifade edebilecekleri gibi etmeyebilirler de.
Bireyin Cinsel Yöneliminin Nedenleri Nelerdir ?
Bilim insanları tarafından, bir bireyin cinsel yöneliminin nasıl geliştiği henüz anlaşılmamıştır. Farklı teoriler cinsel yönelimin nedenleri için farklı kaynaklar önermiştir; genetik ya da doğuştan gelen hormonal etkenler ve erken çocukluk döneminde yaşanılanlar gibi ... ( Buna karşın birçok biliminsanı, cinsel yönelimin erken yaşlarda biyolojik, psikolojik ve sosyal etkenlerin etkileşimiyle şekillendiği düşüncesini paylaşırlar. )
Cinsel Yönelim Bir Seçim midir ?
Hayır. Çoğu insan için cinsel yönelim ergenlik döneminde (adolescence) hiçbir cinsel deneyim olmadan ortaya çıkmaktadır. Buna ek olarak, kimi bireyler cinsel yönelimlerini eşcinsellikten karşı cinselliğe çevirmek için yıllar boyunca hiçbir başarı elde edemeden uğraştıklarını ifade ederler. Bu nedenlerden dolayı psikologlar, cinsel yönelimi isteğe bağlı olarak değiştirilebilen bilinçli bir seçim olabileceğini düşünmezler.
Eşcinsellik bir Zihinsel Hastalık mıdır ya da Duygusal bir Problem midir ?
Hayır. Psikologlar, psikiyatristler ve diğer sağlık uzmanları, eşcinselliğin hastalık, zihinsel bozukluk ya da duygusal bir problem olmadığında hemfikirdirler. 35 yıldan beri yapılan yansız araştırmalar eşcinsel yönelimle duygusal ya da sosyal problemler arasında herhangi bir bağın olmadığını göstermiştir.
Geçmişte eşcinsellik hakkında bilgi terapi görmekte olan lezbiyen ve gaylerden elde edildiği için toplum ve zihinsel hastalık uzmanları eşcinsellik ile ilgili taraflı ve gerçekdışı düşünceleri savundular. Ne zaman ki araştırmacılar terapi görmeyen lezbiyen ve gaylerden gelen bilgileri değerlendirdiler, eşcinselliğin zihinsel bir hastalık olduğu görüşünün yanlış olduğunu anladılar.
Amerikan Psikiyatri Birliği 1973 yılında yeni araştırmaların önemini tüm zihinsel ve ruhsal hastalıkları içeren resmi el kitabından “;eşcinsellik”; terimini çıkartarak onayladı. 1975 yılında ise Amerikan Psikoloji Birliği bu değişikliği destekleyen bir karar çıkarttı. Kimi insanlar eşcinsel yönelim ile zihinsel hastalıklar arasında bir bağ kurarak onları hasta olarak damgalamaktadırlar. Bu iki birlik ise, tüm zihinsel ve ruhsal hastalıkları uzmanlarını, bunun gerçekdışı olduğunu ifade etmeleri konusunda zorlamaktadır. Eşcinselliğin bir zihinsel bozukluk olarak sınıflandırılmamasından bu yana, yapılan yeni araştırmaların bulgularıyla iki birlik tarafından bu düşünce güçlendirilmiştir.
Lezbiyen ve Gayler iyi Ebeveyn Olabilirler mi ?
Evet. Eşcinsel ve karşı cinsel ebeveynlerce yetiştirilen çocukların karşılaştırıldığı çalışmalar sonucunda iki guruptaki çocuklar arasında zeka, psikolojik uyum, sosyal uyum, arkadaşlarıyla iyi ilişkiler kurma, toplumsal cinsiyet rol kimliklerin gelişimi ya da cinsel yönelimin gelişimi bakımından hiçbir fark bulunmamıştır.
Eşcinsellikle ilgili bir diğer stereo tip de eşcinsel erkeklerin çocuklara cinsel taciz etme eğilimlerinin karşı cinsel erkeklerden daha fazla olduğu düşüncesidir. Eşcinsellerin, karşı cinsellerden daha çok, çocuklara cinsel tacizde bulundukları hakkında hiçbir kanıt yoktur.
Neden kimi lezbiyen ve gayler cinsel yönelimlerini başkalarına açıklıyorlar?
Çünkü bu yönlerini diğerleriyle paylaşmak, zihinsel sağlıkları için önemlidir. Lezbiyen ve gayler için açılma olarak tanımlanan kimlik gelişimi sürecinin psikolojik uyumla (adjustment) sıkı bir bağlantısı vardır. Gay ve lezbiyen kimliği ne kadar olumlu olursa, kişinin zihinsel sağlığı ve kendine güveni de o kadar iyi olacaktır.
Kimi gay ve lezbiyenler için açılma (coming- out) süreci neden zordur ?
Yanlış stereotipler ve önyargılar lezbiyen ve gayler için açılma sürecini duygusal problemlerin yaşanabildiği zorlu bir süreç haline getiriyor. Lezbiyen ve gayler, kendi cinslerinin çekiciliğinin farkına varmaya başladıklarında kendilerini farklı ve yalnız hissederler. Ayrıca aile, arkadaşlar, çalışma arkadaşları ve dinsel kurumlar tarafından reddedilme olasılığı da korkutucudur.
Bunlara ek olarak, eşcinseller ayrımcılığın ve şiddetin de daima hedefi olmuşlardır. Şiddetin ve ayrımcılığın tehdidi de gay ve lezbiyenlerin gelişiminin önünde önemli bir engeldir. 1989’; da yapılan bir ulusal araştırmada gaylerin %5’; inin, lezbiyenlerin ise %10’; unun gay ve lezbiyen olmalarıyla ilişkili olarak fiziksel saldırıya ve tecavüze uğradığı, %47’; sinin ise yaşamları sürecinde ayrımcılığa maruz kaldıkları saptandı. (Diğer araştırmalar da buna benzer yüksek oranda ayrımcılığı ve şiddeti saptamışlardır.) Lezbiyen ve gaylere karşılaştıkları önyargılar ve ayrımcılıkla mücadelelerinde yardım etmek için ne yapılabilir?
Lezbiyen ve gaylere karşı olumlu bir tavrı benimseyenlerin çoğu bir ya da daha çok gay ve lezbiyen tanıdıklarını söylerler. Bu yüzden, psikologlar bir grup olarak gay ve lezbiyenlere karşı olumsuz tavrın onlarla birebir yaşanılanlardan değil stereo tiplerden ve önyargılardan kaynaklandığını düşünürler.
Bununla birlikte, diğer azınlık gruplarında olduğu gibi ayrımcılığa ve şiddete karşı korunma çok önemlidir. Bazı eyaletler kişinin cinsel yönelimini temel alan şiddeti farklı olana karşı duyulan nefretin doğurduğu suçlar olarak görürler ve sekiz Amerikan eyaletinde cinsel ayrımcılığa karşı yasalar uygulanmaktadır.
Terapi ile cinsel yönelim değiştirilebilir mi ?
Hayır. Her ne kadar eşcinsel eğilim zihinsel bir hastalık olmasa ve lezbiyen ve gaylerin karşı cinselliğe dönüştürme çabasında herhangi bir bilimsel bulgu bulunmasa da, bazı bireyler kendi cinsel yönelimlerini ya da başka bireylerinkini (çocukları için terapi talepleri olan aileler gibi) değiştirmek isteyebilirler. Bu çeşit terapiyi üstlenen kimi terapistler danışanlarının cinsel yönelimlerini (eşcinsellikten karşı cinselliğe) değiştirdiklerini rapor etmişlerdir. Bu raporlarda yapılan inceleme sonucunda şüphe uyandıran faktörler bulunmuştur: Bu iddiaların birçoğu zihinsel sağlık araştırmacılarından değil, cinsel yönelime ideolojik açıdan bakan organizasyonlardan gelmiştir. Ayrıca tedavi süreci ve sonuçlarının da belgelendirilmesi yetersizdir. Bunun yanında danışanın tedavi sonrası durumunun gözlem süresi de çok kısadır.
1990 yılında Amerikan Psikoloji Birliği dönüşüm terapilerinin sonuç vermediğine tam aksine yarardan çok zarar verdiğini bilimsel kanıtlarla bildirmiştir. Bireyin cinsel eğiliminin değiştirilmesi, cinsel davranışlarının değiştirilmesinden ibaret değildir. Çünkü, bu tür bir terapi kişinin duygusal ve cinsel dünyasını, duygularını değiştirmeyi, kişinin kendilik kavramını ve sosyal kimliğinin tekrar yapılandırılmasını gerektirecektir. Bazı zihinsel sağlık uzmanlarının cinsel yönelimi dönüştürme çabasında olmalarına karşın; diğerleri, hastalık olmayan ve kişinin kimliği için çok önemli olan bu kişisel özelliği değiştirme çabasının etiğini sorgulamaktadırlar.
Terapi talebinde bulunan her gay ve lezbiyen cinsel yönelimlerini değiştirmek istememektedir. Gay ve lezbiyenler açılmak ve önyargılar, ayrımcılık ve şiddetle baş etmek için psikolojik yardım talebinde bulunuyorlar.
Toplum için eşcinsellik hakkında daha çok eğitim görmek neden önemlidir?
İnsanların cinsel yönelimler ve eşcinsellik hakkında eğitilmesi eşcinsellik karşıtı önyargıların azalmasını sağlayacaktır. Eşcinsellik hakkında doğru bilgiler özellikle kendi cinsel kimlikleriyle çatışma içinde bulunan genç insanlar için önemlidir. Bu bilgilere ulaşmakla kişinin cinsel yöneliminin etkilenmesi gibi bir endişe ya da korku geçersizdir.
Erişkin yaşamımızda çok farklı biçim ve düzeylerde cinsel sorunlarla karşılaşabiliriz. Kimimiz isteksizlikten yakınırken kimimiz uyarılma güçlüğünden kimimiz de karşı cinsle ilişkilerimizdeki çatışmalarımızdan muzdaripizdir.
18ALTI
Prof. Dr Hayrettin Kara
Çoğu zaman sorunlarımızı anlama ve tanımlamada güçlükler çekeriz. Bazen de sorunlarımızı tek bir nedene bağlayarak zihinsel olarak o nedene saplanıp kalırız. Kendimize ve hayata dair anlayışımızı geliştirmek için her zaman yeni bakış açılarına, yeni kavramlara ihtiyacımız vardır. Hiçbir bakış açısının ya da kuramın hayatı bütün yönleriyle kavradığını söyleyemeyiz ama bunlar bize her zaman yeni açılımlar sunar. Cinsel olanlar da dahil olmak üzere erişkinlikteki sorunlarımızın çocukluk dönemindeki yaşantılarımızdan kaynaklandığını söylemek de bu bakış açılarından biridir.
Özellikle cinsel sorunların bir ‘ilişki’ sorunu olduğunu söyleyebiliriz. Burada ilişkiden kastedilen şey cinsel ilişki değil kişiler arasındaki tüm ilişkilerdir. Eğer cinsel sorunlar bir ilişki sorunuysa o zaman cinsel sorunların çocukluk yaşantılarımızla ilişkili olduğunu söylemek hiç de abartılı olmayacaktır. Zira çocukluğumuzda yakınlarımız ve çevreyle oluşturduğumuz ilişki kalıpları erişkin halimize yansır. Belki de bunu çocukluğumuzda yakınlarımız ve çevremizin bizimle oluşturduğu ilişki kalıpları demek daha doğru olur. Böylelikle sorunun merkezini çocuktan ebeveyn tutumlarına kaydırmış oluyoruz. Şimdi, çocukluğumuzdaki ilişkilerin erişkinlik yaşantımıza nasıl yansıdığına biraz daha yakından bakmaya çalışalım.
Dokunmanın büyüsü
Dokunma çocuklukta güven ve sevginin adıdır (erişkinlikte bile hemen hemen böyledir). Dokunma iletişimin ilk ve temel köprüsüdür. Bir çocukta göz ilişkisi dokunmadan haftalar sonra, sözlü iletişim ise aylar sonra ortaya çıkar. Hayvanlar üzerine yapılan deneyler bile dokunmanın ne denli önemli olduğunu göstermektedir. Örneğin yavru maymunlar üzerine yapılan bir deneyi ele alalım. Deney amacıyla yavru maymunlar rahat bir kafese konuyor. Kafeste biri telden yapılma diğeri de yumuşak, tüylü kumaştan yapılma iki tane anne maketi vardır. Telden yapılma annede bir biberon vardır ve yavru maymunlar buradan beslenmektedir. Bu çalışmada yavru maymunların beslenme dışında vakitlerin çoğunu yumuşak annenin yanında geçirdiği gözlenmektedir. Ayrıca korkutucu bir uyaran verildiğinde yavru maymunlar beslendikleri telden anneye değil yumuşak kumaştan yapılma anneye sığınmaktadırlar. Maymun yavrularının bile dokunmanın verdiği güven ve rahatlığa ne kadar ihtiyaçları olduğu anlaşılıyor. Gelişimi diğer canlılara göre çok daha uzun zaman alan insan yavrularının dokunmaya ihtiyaçları ise çok daha fazladır.
Dokunma annemiz ve babamızdan öğrenerek keşfettiğimiz harika bir hissediştir. Bu hissedişi çocukluğumuzda keşfedip, davranış örüntülerimizin içine uygun biçimde yerleştirememişsek erişkin dönemimizdeki ilişkilerde sorunlar yaşamamız çok muhtemeldir. Cinsellik özelinde konuşacak olursak; dokunma cinselliğin hem psikolojik hem de biyolojik temel unsurudur. Bu unsurdaki yetersizlik tatminkar bir ilişkinin gelişmesini engelleyecek en azından güçleştirecektir. Çalışmalarda bu görüşü teyit eder niteliktedir. Bebeklik ve çocukluk döneminde bu açıdan ihmal edilen çocuklar erişkinlik döneminde hem genel ilişkilerinde hem de cinsel ilişkilerinde sorunlar yaşamaktadır. Bu sorunlar bazen cinsel isteksizlik, bazen güvensizlik bazen de haz alamama şeklinde ortaya çıkabilmektedir. Elbette erişkinlik döneminde yaşanan cinsel sorunların tek nedeninin ya da en önemli nedeninin çocukluktaki bu ihmal olduğunu söylemiyoruz. Yalnızca, çocuklukta dokunma hissinin güven ve sevgiyle birleştirilerek içselleştirilemeyişinin bir çok farklı etkenle birlikte erişkin cinselliğinde sorunlara yol açabileceğini söylüyoruz.
Duygu ve düşüncelerin dışa vurulma biçimleri kültürden kültüre değişebileceği gibi aynı kültür içinde de kişiden kişiye değişebilir. Konumuzla ilgili olarak örneğin Akdeniz havzasında ebeveynler çocuklarına olan sevgilerini sıklıkla dokunarak ifade ederler. Bununla birlikte Kıta Avrupasında ya da Kuzey Amerika’ da dokunma kültürü pek gelişmemiştir. Bizim ülkemizde de yerel farklılıklar olmakla beraber bu konuda bazı özellikler dikkat çekmektedir. Örneğin bir ya da iki nesil önce daha belirgin olan bir ‘baba’ tutumu vardır. Babaların çocuklarına olan sevgilerini değil dokunarak sözlü olarak bile ifade etmeleri pek hoş karşılanmazdı. Bu sevgi gösterileri bir ‘baba’ için sanki bir zayıflık işareti gibi algılanır. Çocukların anne ve babalarını model alarak gelişirler, onların davranış biçimlerini kendilerine malederek büyürler. Sevgisini dokunarak ya da sözlü olarak ifade etmeyen ya da edemeyen ebeveynlerin çocukları da bunu başarmakta zorlanacaklardır. Bizim kültürümüzde bu durumu ifade eden güzel bir deyiş vardır ‘Küçük kuş büyük kuştan gördüğünü işler’.
Başlangıçta da ifade ettiğimiz gibi bu tür bakış açıları hem kendimizi daha iyi anlamamıza hem de çocuk sahibiysek onlara daha uygun ve dengeli davranmamızda yol gösterici olacaktır.