Mesaj Başlıyor...

::18 ALtı::::::::::::::)p::::::::::::::::::::::::::::::::::::::.

29/8/2006 - ::AÇIKLANAMAYAN BİLİMSEL BULGULAR::

Kategori: bilim

AÇIKLANAMAYAN BİLİMSEL BULGULAR

18ALTI

Bilim dünyasında, bilinen teorilere uymayan, çok sayıda olay gözlenebiliyor. İlk başlarda açıklanamayan bu olaylar zaman içinde yeni teorilerin ve bilimsel buluşların ortaya çıkmasına neden olabiliyor ve bu nedenle bu tür açıklanamayan olayların üzerinde durmak insanlık için son derece faydalı sonuçlar doğurabilir. Ancak bu olaylardan bazıları ilk ortaya kondukları andan bu ana yıllar geçmiş olmasına rağmen halen açıklanamıyor ve yanlışlıkları da ispatlanamıyor. 2005 yılı itibariyle üzerinde en çok durulan ve henüz açıklanamayan 13 olay şu şekilde sıralanıyor:

1) ETKİSİZ İLACIN (PLASEBO) ETKİSİ NEDİR?

Etkisiz ilaç verilen hastaların, tıpkı normal ilaç almış gibi kendilerini iyi hissetmelerinin nedeni nedir, bilinmiyor.

Süphesiz duymuşsunuzdur, ilaç yerine verilen etkisiz ilaçların, tıpkı ilaç almış gibi etki yaptığını. Ama nasıl etkidiği ve nedeni bilinmiyor. Plasebo etkisinin gücünü siz de evde bir deneyle görebilirsiniz, tabii bu deneyi üzerinde uygulayabileceğiniz birisini bulabilirseniz! Günde birkaç kez, birkaç gün boyunca birinin canını yakın. Deney in son gününe kadar ağrıyı morfin ile kontrol altına alın. Bu son gün morfin yerine tuzlu su kullanın. Sonuçta tuzlu suyun ağrıyı azalttığını göreceksiniz.

İşte plasebo etkisi buna deniyor. Bu etki bazen çok güçlü olabiliyor. Yukarıdaki deneyi ilk kez İtalya da Torino Üniversitesi nden Fabrizio Benedetti yaptı. Doktorlar plasebo etkisinin onlarca yıldır farkında.

Benedetti, ayrıca Parkinson hastalarında da plasebo etkisini araştırdı. Tuzlu suyun plasebo etkisinin hastalarda titreme ve kas sertliğini azalttığını gören (Nature Neuroscience, vol 7, p 587) Benedetti ve ekibi, hastalara tuzlu su verirken beyinlerindeki nöronların faaliyetlerini ölçtü. Deneyde "Alt-talamik çekirdek"teki nöronların, tuzlu su verildikçe daha az tetiklendiği anlaşıldı. Bu şekilde hastalığın semptomları düzelirken, nöron faaliyetleri de azalıyordu.

Benedetti bu deneyden elde edilen sonuçları şöyle değerlendiriyor: "Burada neler olup bitiğini öğrenmek zorundayız. Ancak bir şey kesin: Beklentiler ve terapötik sonuçlar arasındaki ilişki, beyin-beden etkileşimini anlamak için mükemmel bir model oluşturuyor. Şimdi bilim adamları plasebo etkisinin nerede ve ne zaman devreye girdiğini anlamaya çalışıyor. Hastalıklar farklı da olsa altta yatan mekanizma aynı olabilir".

2) BIG BANG RADYASYONU YAYILIMI UZAYDA NASIL EŞİT OLUYOR

?Ufuk Problemi adı ile bilinen olgu, ?büyük patlama dan geride kalan radyasyon yayılımının evrenin her yerinde nasıl eşit olarak dağıldığıdır. Astrofizikçiler sorunu çözmek için göbek patlatıyor.

Evren anlaşılmaz bir şekilde tekdüzedir. Görülür evrenin bir ucundan diğerine, uzayı bütünü olarak incelerseniz, kozmosu dolduran mikrodalga geri plan radyasyonunun sıcaklığının her yerde aynı olduğunu görürsünüz. Bu ilk bakışta şaşırtıcı gelmeyebilir; ancak bir uçtan diğer uca mesafenin 28 milyar ışık yılı olduğu ve evrenin 14 milyar yaşında olduğu düşünülürse, bu sonucun ne denli anormal olduğu ortaya çıkar.

Hiçbir şey ışık hızından daha hızlı değildir. Dolayısıyla ısı radyasyonunun, Big Bang sırasında ortaya çıkan soğuk ve sıcak noktalar arasındaki farklılığı eşitlemek için iki ufuk arasında yol alması mümkün görünmüyor. Bu "ufuk problemi" kozmologların başını ağrıtan en önemli problemlerden biri. Ortaya atılan ve herkes tarafından kabul edilmeyen görüşler var.

3) EINSTEIN YANILIYOR MU?

10 yıldan daha uzun bir zamandır Japonya daki fizikçiler varolması mümkün olmayan kozmik ışınları gözlüyorlar. Kozmik ışınlar, evrende ışık hızına yakın bir hızda yol alan parçacıklardır Dünya da tespit edilen bazı kozmik ışınlar, süpernova gibi şiddetli olaylar sırasında üretilir ve bunlar doğada görülen en enerjik parçacıklar.

Kozmik ışın parçacıkları uzayda yol alırken, evreni dolduran düşük enerjili fotonlarla çarpışarak enerjilerini yitirirler. Einstein ın özel görelilik kuramına göre bizim galaksimizin dışındaki bir kaynaktan çıkıp Dünya ya gelen kozmik ışınlar, o kadar fazla sayıda enerji azaltıcı çarpışmaya maruz kalır ki, bunların maksimum olası enerjisi 5 x 10 19 elektronvolta çıkar. Buna Greisen-Zatsepin-Kuzmin sınırı adı verilir.

Ne var ki son 10 yılda, Tokyo Üniversitesi nden Akeno Giant Air Shower Array adı verilen 111 parçacık dedektörü, GZK sınırının üzerinde birkaç kozmik ışın tespit etti. Kuramsal olarak bunların, enerji yitirmemiş olmaları için, bizim galaksimizin içinden gelmesi gerekir. Ancak astronomlar galaksimizin içinde bu kozmik ışınların gelmiş olabileceği bir kaynak bulamadılar. Peki bunlar nereden geliyordu?

Bir olasılığa göre Akeno sonuçları yanlış olabilir. Bir diğer olasılık ise Einstein in yanılıyor olmasıdır. Einstein ın özel görelilik kuramına göre uzayın her yönde aynı olması gerekir. Ancak parçacıkların bazı yönlere doğru daha kolay yol alması durumunda ne olacak? O zaman kozmik ışınlar enerjilerinin daha fazlasını koruyabilir ve GZK limitlerinin dışına çıkabilir.

Arjantin, Mendoza daki Pierre Auger deneyindeki fizikçiler de bu sorun üzerinde çalışıyor. 3000 kilometre kare üzerine yayılan 1600 dedektörden yararlanan bilim adamları, gelmekte olan kozmik ışınların enerjilerini tespit ederek Akeno sonuçlarının daha iyi anlaşılmasını sağlayabilecekler.

4) HOMEOPATİK ERİYİKLER ETKİLİ Mİ?

Homeopatik yöntem, kimyasal ilaçların sulandırılması esasına dayanır; tek bir ilaç molekülü içermeyecek noktaya gelinceye kadar sulandırılma devam etse dahi, suyun iyileştirme özelliğini koruduğu iddia edilir. Bu nasıl oluyor?

Belfast taki Queen s University den farmakolog Madeleine Ennis ise homeopatiyi şiddetle eleştirenler arasında. Homeopatinin hiçbir işe yaramadığını düşüncesinde.

Ennis, son makalesinde, iltihabi yangı durumunda ortaya çıkan insan akyuvarları üzerinde aşırı sulandırılmış histaminin etkilerini araştırdı. Bu bozofiller, hücre saldırı altındayken histamin adı verilen maddeyi salgılar. Bunlar bir kez salgılandığı zaman, histamin bozofillerin daha fazla salgılamasını engeller. Farklı laboratuvarlarda tekrarlanan bu çalışma homeopatik eriyiklerin histamin gibi etki yarattığını ortaya çıkartmış. Bu sonucun üzerine Ennis bu etkinin yok sayılamayacak kadar gerçek olduğunu kabul etmek zorunda kalmış.

Bu nasıl oluyor? Homeopatlar kömür, örümcek zehiri gibi maddeleri etanol içinde eriterek, bu "ana eriyik"i su ile tekrar tekrar sulandırır. Sulandırma düzeyinden bağımsız olarak homeopatlar, orijinal ilacın su molekülleri üzerinde iz bıraktığını iddia eder.

Ennis in niçin konuya kuşkuyla yaklaştığını anlayabiliyoruz. Kaldı ki homeopatik tedavinin, geniş kapsamlı, plasebo-kontrollü klinik bir deneyde bugüne dek yararlı olduğu kanıtlanmadı. Ancak Belfast çalışması (Inflammation Research, vol 53, p 181) bazı şeylerin "etkin olduğunu" gösteriyor. Enis diyor ki: "Bulgularımızı açıklamakta zorlanıyoruz. Dolayısıyla başkalarını ileri deneyler yapması için teşvik ediyoruz. Eğer bu ileri deneylerde sonuçlar olumlu çıkarsa kimya ve fiziği yeniden yazmamız gerekebilir."

5) KARA MADDE VAR DENİYOR, AMA NEDİR AÇIKLANAMIYOR!

Fizikçiler, evrende bazı olayları açıklayabilmek için kara maddenin varolduğunu söylüyor.

Yerçekimi konusundaki bilgilerimizi galaksilerin nasıl döndüğü konusuna uyarladığınız zaman, ortaya yeni bir problem çıkar, çünkü galaksilerin hızla birbirlerinden ayrılması gerekir. Galaktik madde merkezi bir nokta etrafında yörüngeye oturur, çünkü bunların karşılıklı kütleçekimsel cazibesi, merkezcil kuvvetler yaratır. Ancak galaksilerde, gözlenen dönmeyi yaratacak miktarda kütle yoktur.

Amerikalı astronom Vera Rubin, 1970 li yılların sonlarına doğru bu anormalliği tespit etti. Fizikçilerden gelebilecek en anlamlı tepki, görebildiğimizden daha fazla kütlenin varolabileceği doğrultusundaki önermeydi. Burada sorun bu "kara madde"nin ne olabileceği konusunda kimsenin bir fikri olmamasıydı.

Şu anda hálá bu soruya kimse yanıt veremiyor. Öneri bol ama bu konuda bir ortak bir görüş yok. Bu da bilim adına utanılacak bir konu. Astronomik gözlemlere göre kara madde evrendeki kütlenin yüzde 90 ını oluşturmakla birlikte, insanoğlu bu yüzde 90 ın ne olduğunu bilmemekte.

Büyük bir olasılıkla en önemli neden belki de böyle bir şeyin varolmamasıdır. Rubin de gerçeğin bu olduğuna inanıyor: "Eğer seçme şansım olsaydı, geniş mesafelerdeki kütleçekimsel etkileşiminin doğru olarak tanımlanması için Newton ın yasalarının değiştirilmesini talep ederdim."

6) MARS TA METAN GAZININ KAYNAĞI NE?

Viking uzay araçlarından biri Mars ta metan gazı var, diğeri yok diye rapor etti? Var mı yok mu?

1976 yılında Gilbert Levin gört gözle uzay aracı Viking den gelecek verileri bekliyordu. Mars tan milyonlarca kilometre uzakta, Viking uzay araçları Lander, yerden aldıkları toprak örneğini karbon-14 etiketli madde ile karıştırdı. Lander ın üzerindeki enstrümanlar, topraktan yayılan emisyonun içinde metan gazı olduğunu saptarsa, Mars ta yaşam olduğu anlaşılacaktı.

Viking sonucun pozitif olduğunu belirtti. Demek ki bazı organizmalar karbon-14 ü sindirip yaktığı için metan gazı çıkıyordu.

Ancak bu sonuçlar beklenilen etkiyi yaratmadı. Çünkü, organik molekülleri bulmak için tasarlanan başka bir enstrüman hiçbir şey bulamamıştı. Bilim adamları da Viking in yanlış veri gönderdiği konusunda görüş birliğine vardı. Peki Viking niçin pozitif sonuç göndermiş olabilirdi?

Tartışmalar şiddetlendi. Bu arada NASA nın Mars a son gönderdiği Rover ların yolladığı bilgilere göre Mars geçmişinde sulak bir gezegendi ve bu nedenle yaşam olasılığı vardı. Levin, Mars tan gelen tüm verilerin yaşam olduğuna ilişkin görüşünü desteklediğini ileri sürüyordu.

Ve Levin bu iddiasından hiçbir zaman vazgeçmedi ve bu konuda da yalnız değil. Los Angeles teki Güney Kaliforniya Üniversitesi nden hücre biyoloğu Joe Miller, verileri yeniden gözden geçirerek, emisyonun 24 saatlik biyolojik döngüsüne ilişkin kanıtlar içerdiğini ileri sürdü. Bu da, yaşamın olduğuna ilişkin çok önemli bir kanıttı.

Acaba öyle mi? Mars a gönderilecek araçların, Mars ta yaşam olup olmadığını bazı moleküllerin şekline bakıp karar verecek.

7) HESAPTA OLMAYAN BU PARÇACIKLAR DA NE?

Atomun yapısı modelinde asla yer almayacak bazı parçacıklar gözlendi. Eğer bu doğruysa, evrenin genişlemeyi bir kenara bırakın, kendi üzerine çökmesi gerekirdi!.. Ama bu parçacıkların varlığına inananlar da var. Bu nasıl oluyor?

Bundan 4 yıl önce Fransa da bir parçacık hızlandırıcısı varolmaması gereken 6 parçacık tespit etti. Bunlara tetra-nötron adı verildi. Dört nötronun birbirine bağlanmasıyla oluşan bu yapılar fizik yasalarına meydan okuyordu.

Caen deki Ganil hızlandırıcısında çalışan Francisco Miguel Marques ve arkadaşları bu yapıları yeniden ele geçirmenin yollarını arıyor. Eğer başarılı olurlarsa bu kümeler, atomik çekirdekleri bir arada tutan kuvvetleri yeniden gözden geçirmemize neden olacak.

Ekip, berilyum çekirdeğini küçük bir karbon hedefe ateşleyerek, çevresindeki dedektörde biriken parçacıkları inceledi. Dedektörlere çarpan 4 ayrı nötronun izini göreceklerini umut ediyorlardı. Oysa Ganil ekibi yalnızca tek bir dedektörün üzerinde tek bir ışık çakması tespit etti. Bu ışık çakmasının enerjisi, dedektöre 4 nötronun aynı anda çarpmış olabileceğini gösteriyordu. Kuşkusuz, bu rastlantısal bir keşif olabilirdi. 4 nötron aynı yere aynı anda rastlantısal olarak varmış olabilirdi. Ne var ki bunun bir rastlantı olma olasılığı çok düşüktü.

Ancak tetranötronların varolma olasılığı da bu rastlantı kadar düşüktü. Çünkü parçacık fiziğinin standart modelinde tetranötronlar yer almaz. Pauli ilkesine göre aynı sistem içindeki iki proton veya nötronun bile kuantum özellikleri aynı değildir. Aslında bunları bir arada tutan şiddetli nükleer kuvvet o şekilde ayarlanmıştır ki, bırakın 4 nötronu bir arada tutmayı, iki yalnız nötronu bile birlikte tutamaz. Marques ve ekibi bu keşif karşısında o kadar büyük bir şaşkınlığa uğramış ki, bulguların yanlış olduğunu düşünüp bir kenara atmışlar.

Bu arada tetranötronların varlıklarına ilişkin başka kuşkular daha söz konusu. Fizik yasalarını bir kenara itip 4 nötronun birbirine bağlanmasına izin verdiğiniz takdirde kaos meydana gelebilir (Journal of Physics G, vol 29, L9) Bu şu anlama geliyor: Evren genişlemeye fırsat bulamadan çökerdi!..

Bu mantık silsilesinin içinde yine de bazı boşluklar var. Hálihazırda geçerli olan kuramlar tetranötronların varolabileceğini kabul ediyor, ancak çok kısa ömürlü bir parçacık olarak. Maddenin çoklu nötronlardan oluşabileceği fikrini destekleyen bir başka kanıt da nötron yıldızları. Çok fazla miktarda yapışık nötron içeren bu unsurlar, nötronların kümeleşmeleri durumunda açıklanamayan bazı kuvvetlerin ortaya çıkabileceği olasılığını gündeme getiriyor.

8) PIONEER 10 VE 11 İ UZAY BOŞLUĞUNA ÇEKEN NE?

Şimdi güneş sisteminin dışına çıkarak yıldızlararası boşlukta yol alan Pioneer 10 ve 11 uydularını uzay derinliklerine çeken veya iten bir enerji var, bu nedir?

Bu iki uzay aracı ile ilgili bir öykü. Pioneer-10 1972 yılında fırlatıldı, Pioneer 11 bir yıl sonra yola çıktı. Şu günlerde iki uzay aracı, uzayın derinliklerinde sürükleniyor. Ancak bunların yörüngesi göz ardı edilemeyecek kadar önemli.

Çünkü bunları bir şey itiyor veya çekiyor olabilir. Bu şey uzay araçlarının hızlanmasına yol açıyor. Gerçi sonuçta ortaya çıkan hızlanma saniyede bir nanometreden küçük! Bu da Dünya nın yüzeyindeki yerçekiminin on milyarda birine eşit. Ancak yine de Pioneer 10 u 400.000 kilometre öteye sürükleyecek kadar güçlü. NASA nın, Pioneer 11 ile bağlantısı 1975 yılında kesildi. Ancak o noktaya kadar Pioneer 10 ile benzer bir sapmaya maruz kalmıştı. Bu sapmanın nedeni ne olabilir?

Bunun kimse bilmiyor. Yazılım hataları, güneş rüzgárları veya yakıt sızıntısı gibi bazı olası açıklamaların yanlışlığı şu ana kadar kanıtlandı. Eğer bunun nedeni kütleçekimsel bir etkiyse, bu bizim bildiğimiz kütleçekimi olamaz. Aslında, bazı fizikçiler bu konuda o kadar çaresizler ki, bu gizemi açıklamak için açıklaması olmayan başka fenomenlere başvurmaktan çekinmiyorlar.

İngiltere deki Portsmouth Üniversitesi nden Bruce Bassett, Pioneer bilmecesinin, hassas yapı sabiti olan alfa daki değişikliklerden kaynaklanmış olabileceğini ileri sürüyor. Diğerleri nedenin kara delikle ilgili olabileceğini düşünüyor.

Bazıları da uzay aracından gelen erken yörünge bilgilerinin yeniden incelenmesi gerektiğine inanıyor. Bu veriler, yeni bilgilerin ışığı altında incelendiğinde taze fikirlere zemin hazırlayabilir. Ancak sorunun temeline inebilmek için güneş sisteminin derinliklerindeki yerçekimsel etkiyi test edecek yeni uzay araçlarına ihtiyaç var. Böyle bir aracın 300 ile 500 milyon dolara mal olacak olması NASA yı düşündürüyor. Yine de Pioneer anomalisinin fark edilemeyen bir ısı kaynağı gibi çok basit bir nedene bağlı olabileceği olasılığı da var.

9) EVRENİN GENİŞLEME HIZINI ARTIRAN NE?

Keşif doğru, genişleme artan hızla sürüyor, fakat bu hızı artıran kuvvetin ne olduğu bir sır.

Bu, fiziğin en utanç verici, en ünlü problemlerinden biridir. 1998 yılında astronomlar evrenin giderek artan bir hızda genişlediğini keşfettiler. Ancak bu sonuç hálá nedenini arıyor. O zamana kadar evrenin genişlemesinin Big Bang den sonra yavaşladığı düşünülüyordu.. Ann Arbor daki Michigan Üniversitesi nden kozmolog Katherine Freese, "Süpernova, galaksi kümeleri gibi gözlemlerimizden elde ettiğimiz bilgilerin bizlere uzayın genişlemesi ile ilgili bilgi vereceğini umuyoruz" diyor.

Bir öneriye göre boş uzayın bazı özellikleri bu konuyla ilgili. Kozmologlar buna kara enerji diyor. Ancak bu da her şeyi açıklamakta yetersiz. Ayrıca evren geniş anlamda ele alındığı zaman Einstein ın genel görelilik kuramının biraz manipüle edilmesi gerekiyor.

10) UZAYDAKİ KUIPER UÇURUMU NASIL AÇIKLANACAK?

Plüto gezegeninin ötesinde buz tutmuş kayaların olduğu bir kuşak vardır. Bu Kuiper kuşağını geçtikten hemen sonra, birden hiçbir şeyin olmadığı boşluk başlıyor. Bu nasıl oluyor?

Güneş sisteminin iyice uç noktalarına doğru yol alır ve Pluto nun ötesine geçerseniz çok tuhaf bir şeyle karşılaşırsınız. Birden, buz tutmuş kayalarla kaplı uzay bölgesi olan Kuiper kuşağını geçtikten hemen sonra artık hiçbir şey yoktur.

Astronomlar bu bölgeye Kuiper uçurumu adını veriyor, çünkü kaya yoğunluğu birden bire bu bölgede azalıyor. Bu nasıl oluyor? Bunun tek yanıtı 10. gezegen olabilir. Bu arada Quaoar veya Sedna dan bahsetmiyoruz. Dünya veya Mars kadar büyük olabilen bu masif nesne, bölgeyi çer-çöpten temizliyor olabilir.

Colorado, Boulder deki Southwest Araştırma Enstitüsü nden Alan Stern, "GezegenX"in varlığı ile ilgili kanıtların giderek inandırıcı bir boyuta ulaştığını belirtiyor. Hesaplamalar böyle bir gezegenin, Kuiper uçurumunun varolma nedeni olabileceğini düşünse de, kimse bu gizemli 10.gezegeni görmüş değil.

Ancak bunu da açıklayabiliriz. Kuiper kuşağı Dünya dan çok uzak olduğu için işe yarar bir görüntü almak zordur. Bölge hakkında bir şey söylemeden önce oraya gidip bu kuşağa bir göz atmak gerekir. Ancak bu da bir on yıldan önce olmaz. NASA nın Kuiper kuşağı ve Pluto ya doğru yol alacak olan New Horizon uzay aracı, 2006 yılının ocak ayında fırlatılacak. 2015 yılından önce Pluto ya ulaşamayacak olan uzay aracı, ancak o zaman bu bilinmeyen bölgeyle ilgili bilgi gönderebilecek. Bu arada Kuiper uçurumunun ne olduğunu öğrenmek isteyenlerin yapacağı tek şey, uzayı izlemek.

11) 28 YILDIR AÇIKLANAMAYAN SİNYAL NEREDEN GELDİ?

1977 tarihinde Ohio State University den astronom Jerry Ehman, "Big Ear" adı verilen radyo teleskobunun kaydettiği sinyali görünce şaşkınlıktan küçük dilini yutuyordu. Uzaydan alınan bu sinyal 37 saniye sürdü. Aradan 28 yıl geçti ama kimse bu sinyali neyin gönderdiğini çözemedi.

Yay (Sagittarius) takımyıldızı yönünden gelen radyasyon pulsu, 1420 megahertz radyo frekansı aralığı içindeydi. Bu frekans, uluslararası antlaşmalar gereğince yayın yapılması yasaklanan bir radyo frekansı içinde yer alıyor. Gezegenlerden gelen termal emisyonlar gibi doğal kaynaklı radyasyonlar, genellikle daha geniş frekansları kapsar. Peki bu sinyali ne göndermiş olabilir?

Bu yöndeki en yakın yıldız 220 ışık yılı uzaktadır. Eğer sinyal buradan gelmiş olsaydı, çok daha güçlü bir astronomik olay meydana gelmiş olurdu -veya çok gelişmiş bir verici kullanan uzaydaki ileri bir uygarlıktan geliyor da olabilir.

Bu tarihten sonra gökyüzünün o dilimi yüzlerce kez tarandı. Ve bir kez daha o sinyale rastlanmadı. Ancak Big Ear teleskobunun, herhangi bir zamanda, gökyüzünün milyonda birini taradığını düşünürsek, aynı dilim içinde yayın yapan uzaylı bir vericinin yeniden tespit edilmesinin de çok zor olduğu anlaşılır.

Başkaları bunun çok basit ve sıradan bir açıklaması olduğunu düşünüyor. SETİ projesinde görev alan bilim adamlarından Dan Wertheimer, bu sinyalin kirliliğin bir sonucu olduğunu düşünüyor. Başka bir deyişle bu, Dünya daki bir vericiden kaynaklanan radyo frekansı enterferansı (parazit) olabilir. Wertheimer, "Buna benzer pek çok sinyale rastlıyoruz. Bu tür sinyallerin genellikle interferans olduğunu anlıyoruz" diyor.

12) ASLA DEĞİŞMEMESİ GEREKEN ALFA YOKSA DEĞİŞTİ Mİ?

Alfa sabiti, değişmiş olabilir mi? Eğer öyleyse bu fiziğe ihanet anlamına gelir. Alfa, ışığın maddeyle nasıl etkileşim içine girdiğini belirleyen çok önemli bir sabittir ve değişmemesi gerekir.

1997 yılında, Sydney deki New South Üniversitesi nden astronom John Webb uzaktaki bir kuasardan Dünya ya gelen bir ışığı analiz etti. Kuasarlar, çok uzakta olup kuvvetli radyo dalgaları gönderen gökcisimleridir. 12 milyar yıllık yolculuğu sırasında bu ışık, demir, nikel ve krom gibi metal bulutları arasından geçmiş olmalıydı. Ve bilim adamları bu atomların, kuasar ışığın fotonlarının bir kısmını emdiğini keşfetti.

Eğer bu gözlemler doğruysa, alfa adı verilen hassas yapı sabitinin, ışık, bulutlar arasından geçerken farklı değerlere sahip olduğu varsayımı ortaya çıkar.

Ancak bu fiziğe ihanet anlamına gelir. Alfa, ışığın maddeyle nasıl etkileşim içine girdiğini belirleyen çok önemli bir sabittir. Dolayısıyla değişmemesi gerekir. Bunun değeri, elektronun yüküne, ışığın hızı ve Planck ın sabitine bağlıdır. Bunlardan biri değişmiş olabilir mi?

Fizikçilerin hiçbiri bu ölçümlerin doğruluğuna güvenmek istemedi. Webb ve ekibi sonuçlarında bir yanlışlık olup olmadığını inceliyor. Ancak şu ana kadar bir hataya rastlamadılar.

Webb in bulguları alfa ile ilgili bilgilerimize meydan okuyan tek fenomen değil. Bugün Gabon, Oklo da bulunan ve 2 milyar yıl önce aktif olan, bilinen tek doğal nükleer reaktör, ışığın madde ile etkileşimi ile ilgili bir şeyin değiştiğini gösteriyor. Los Alamos National Laboratory den Steve Lamoreaux ve ekibi, Oklo nun başlangıcından bu yana alfanın yüzde 4 ten fazla azaldığını ileri sürüyor.

Ancak Paris teki Institute of Astrophysics ten astronom Patrick Petitjean , Şili deki Very Large Teleskope (VLT) tarafından saptanan kuasar ışığı analiz edince, alfanın değiştiğine ilişkin herhangi bir bilgiye ulaşmadıklarını bildirdi. Bu arada VLT ın ölçümlerini inceleyen Webb, Paris ekibinin daha gelişmiş bir analize ihtiyaçları olduğu sonucuna vardı. Bu ölçümler üzerinde çalışan Webb ve ekibi bu yılın sonlarına doğru anomaliyi çözdüklerini açıklayabilir.

13) SOĞUK FÜZYON YOKSA GERÇEK Mİ?

Oda sıcaklığında çok kolay yoldan bedava enerji elde edildiğinde, bütün ülkelerin enerji sorunu çözülecektir. 16 yıl önce böyle bir deney gerçekleştirilmiş ve dünya ayağa kalkmıştı. Ancak, bu deney bir daha tekrarlanmamıştı. Şimdi bu düşünce yeniden canlandı!

16 yıldan sonra soğuk füzyon yeniden gündemde. Aslında, soğuk füzyon hiçbir zaman gündemden düşmemişti. ABD Deniz kuvvetleri laboratuvarlarında, nükleer reaksiyonların, oda sıcaklığında, tükettiğinden fazla enerji üretip üretmeyeceği konusunda 200 den fazla deney yürütüldü. Böyle bir sonuç, sadece yıldızların içinde oluşur..

Eğer bu, yani kontrollü soğuk füzyon yeryüzünde gerçekleşirse, enerji sorunumuz biter. Amerikan Enerji Bakanlığı yeni soğuk füzyon deneylerine yeniden açık çek verdi..

Enerji Bakanlığı nın 15 yıl önce yayımlanan ilk raporu, Utah Üniversitesi nden Martin Fleischmann ve Stanley Pons un orijinal soğuk füzyon sonuçlarının yenilenmesinin mümkün olmadığını açıklıyordu.

Soğuk füzyonun temel iddiası şuydu: Paladyum elektrotları ağır suya batırıldığı zaman ortaya çok büyük miktarda enerji çıkacaktı. Sonuçta bir enerji patlaması yaşanacaktı. Burada sorun füzyonun oda sıcaklığında gerçekleşmemesiydi.

George Washington Üniversitesi nden mühendis David Nagel e göre bu sorun değil. Süper iletkenlerin açıklanmasının 40 yılda açıklandığına dikkat çeken Nagel, soğuk füzyonu bu aşamada reddetmenin yanlışlığına değiniyor.

Yorum yapayım bari (4) ::: Yorum yazalım birazda! :::: :)p Uydudan Bağlantı

20/6/2006 - ::Bilim, iyi ve keyifli hayatın anahtarını 9 maddede özetliyor::

Kategori: bilim

Bilim, iyi ve keyifli hayatın anahtarını 9 maddede özetliyor

 

100 yaşına kadar yaşamak herkesin harcı değil. Uzun yaşam sadece büyük ölçüde doğru genlere bağlı değil. Gelişmiş ülkelerde en hızlı büyüyen demografik grup, yüz yaşındakiler son yüz yılda insan genomunda ani bir 100 yaş mutasyonumeydana gelmediğe göre, geriye tek bir neden kalıyor: Yaşam şeklindeki değişiklik. Peki, bu durumda uzun ve mutlu bir yaşamın sırrı ne? New Scientist uzun ömür konusundaki son bilimsel gelişmeleri dikkate alarak, insan ömrünün nasıl uzatılabileceğini ve bu yolculuğun nasıl keyifli bir hale getirilebileceğini 9 madde altında topluyor:

1) Güneş ışınlarından maksimum yararı sağlamaya bakın

2) Yalnız yaşamayın

3) Uzun yaşama potansiyelinin yüksek olduğu bölgelere gidin

4) Kötü alışkanlıklarınızı yararlı

hale dönüştürün

5) Beyninizi çalışır halde tutun

6) Gülümseyin

7) Erken teşhis için rutin sağlık

taramalarını ihmal etmeyin

8) Yediklerinize dikkat edin

9) Yaşamınıza heyecan katın; risk

almaktan korkmayın.

Bu sayıda ilk 5 maddeyi ele alacağız

Sosyal temas, beyin ve bağışıklık sisteminin gelişimini tetikler. Ayrıca ileri yaşlarda çıkabilecek depresyonu tetikler

1) GÜNEŞTEN KAÇMAYIN

Çok sayıda bilim adamı makul dozda içki, radyasyon ve ısıya maruz kalmanın yarar sağlayacağını ileri sürüyor.

X-ışınları, aşırıya kaçmadan güneşlenmek, bir iki bardak bira ve sauna. Böyle bir gençlik reçetesine ne dersiniz? Bütün bunların genç kalmakla ne ilgisi var diye düşünmeyin. Giderek artan sayıda bilim adamı makul dozda içki, radyasyon ve ısıya maruz kalmanın yararlı olacağını ileri sürüyor. Hatta o kadar ki, bu reçete yaşlanma sürecini tersine bile döndürebilir. "Hormesis" denilen bu geri çevirme etkisinin son yıllarda maya, meyve sineği, protozoan (tekhücreliler) solucan ve kemirgenlerde yaşam süresini uzattığı görüldü. Laramie'deki Wyoming Üniversitesi'nden Joan-Sonneborn, bu bulguların insanlara kadar uzanması durumunda ortalama bir insan ömrünün 90 yıla çıkabileceğini söylüyor.

Bu nasıl oluyor? Stresör denilen vücutta stres yaratan unsurların, aralarında ışı-şoku proteinleri ve DNA-onarım enzimlerinin bulunduğu doğal onarım mekanizmalarını tetiklediği ileri sürülüyor. Hasar çok vahim değilse, onarım sistemi gereğinden fazla çalışıp, ilgisiz hasarları da onarmaya kalkışabilir. Eğer hasar eşittir yaşlanma eşitliğine inanıyorsanız, bu reçete mucize yaratabilir.

Hormesis'in insan ömrünün uzamasına pozitif yönde etkisi olduğuna ilişkin dolaylı kanıtlar elde edilmiş durumda. 1980 ve 1988 yılları arasında Baltimore'daki Johns Hopkins Üniversitesi'nden bilim adamları, 28.000 nükleer tersane işçisi üzerinde gerçekleştirilen araştırmada düşük dozda radyasyonun etkisini inceledi. Sonuç oldukça şaşırtıcıydı: Bu işçilerin ölüm oranı radyasyona maruz kalmamış 32.500 tersane işçisinden oluşan kontrol grubuna kıyasla, yüzde 24 daha düşüktü.

Ünlü epidemiyolog Richard Doll' un yaptığı daha önceki bir çalışmada, radyologlarda ölüm oranının diğer doktorlara kıyasla daha düşük olduğu ortaya çıkmıştı. Belki de daha şaşırtıcı olan Boston Üniversitesi'nden Barbara Gilchrest' in yaptığı araştırmadan alınan sonuçlardı. Gilchrest, kültür içinde geliştirilen yaşlı insan hücrelerinin, DNA parçaları ile beslenmesi durumunda, DNA onarım yeteneklerinin ancak genç insanlarda görülen düzeye çıktığını keşfetti.

İnsanların, hormesis'ten yararlanması için zehirli kimyasal maddelere maruz kalmaları veya radyasyon almaları gerekmez. Çok sayıda gerontolog, kalori kısıtlamasının, düşük düzeyde stresör özelliği taşıdığı için yarar sağlayacağını düşünüyor. Daha da iyisi, E vitamini ve melatonin gibi yaşlanmayı engelleyici özellikler taşıdığına inanılan bazı bileşimler tekhücrelilerde hormetikal etki yaratması. Ancak bu bileşimlerin yararlı olması için küçük dozlarda alınması gerekli.

Bu noktada sorulması gereken kritik soru şu olmalı: Yüksek dozlarda zararlı olan bir madde hangi dozda alındığı zaman yarar sağlar? Kuşkusuz, çok fazla miktarda radyasyon veya zehirli madde sağlığa zarar verir. Ne var ki vücudun onarım mekanizmasını normalin üzerinde çalıştırmanın güvenli bir yolu olmalı. Smith-Sonneborn ve diğerleri egzersizin yaşam uzatan etkisinin hormesis'i de olumlu etkilediğini düşünüyor. Optimum tepkiyi almak için makul düzeyde egzersiz yaptığını belirten Smith-Sonneborn, "70 yaşındayım. Fakat kemik yoğunluğum 35 yaşındakiler gibi" diyor.

2) YALNIZ YAŞAMAYIN

Hareketli bir sosyal yaşamın ömrü uzattığı düşünülüyor. Geniş kapsamlı araştırmalardan elde edilen sonuçlara göre evlilik erkeklerin ömürlerine 7 yıl, kadınların ömürlerine 2 yıl katıyor.

Aile, dostlar, komşular hatta ev hayvanları ile ilişkiler, yaşam süresini uzatan unsurlardır. Ancak bunların içinde yaşamı en fazla etkileyen evlilik veya uzun süreli romantik ilişkidir. Bu tür bir ilişkinin olumlu yanlarına ilk kez dikkati 1858 yılında demografinin babası William Farr çekti. Farr dul erkek ve kadınlarda ölüm oranının evli yaşıtlarından daha yüksek olduğunu ortaya çıkardı. Bu tarihten sonra yapılan geniş kapsamlı araştırmalardan elde edilen sonuçlara göre evlilik erkeklerin ömürlerine 7 yıl, kadınların ömürlerine 2 yıl katıyor. Bu etki hastalık, kaza veya kendi kendine zarar verme gibi tüm ölüm nedenlerini kapsıyor.

Koşullar ne kadar olumsuz olursa olsun evlilik bu olumsuzlukları telafi eder; hatta daha fazlasını da yapar. Chicago Üniversitesi'nden Linda Waite , kalp hastası yaşlı bir evli adamın, aynı yaştaki evli olmayan sağlıklı bir adama göre ortalama 4 yıl daha uzun yaşadığını ortaya çıkardı. Benzer şekilde günde bir paketten fazla sigara içen evli bir adamın ömrü, sigara içmeyen dul bir adam kadardır. Ancak evliliğin yarattığı olumsuzluklar da vardır. Evliliklerde çiftlerden birinin ölümü veya hastaneye yatması, diğer çiftin birkaç yıl içinde hastalanma veya ölme riskini artırır. Ayrıca eşinde bunama belirtileri olan kişilerde de ciddi bilişsel sorunlar ortaya çıkabilir. Bunun bir nedeni de uykusuzluk olabilir. Dahası 10.000 kişi üzerinde yürütülen 30 yıllık bir araştırmada, Harvard Tıp Fakültesi'nden Nicholas Christakis sosyal ağ şekillerinin tümünün benzer etkiler yarattığını kanıtladı.

Bu mekanizma nasıl çalışıyor? Bu etkiler karmaşıktır; sosyo-ekonomik unsurlara, sağlık hizmetlerinin kalitesine, bilgi dağılımına, duygusal desteğe ve diğer fizyolojik mekanizmalara bağlı olarak değişir. Örneğin sosyal temas, beyin ve bağışıklık sisteminin gelişimini tetikler. Ayrıca ileri yaşlarda çıkabilecek depresyonu engeller. Destekleyici ilişkiler içinde olan insanlar stresle daha kolay başa çıkabilir. Bunların yanı sıra destek sağlayan, saygılı ve düşünceli bir eşin sağladığı psikolojik yararları da hesaba katmak gerekir. Sevgi dolu sözcükler duyan yaşlıların hareketlerinin daha canlı olduğu da izleniyor.

Eğer yüz yaşına kadar yaşamak istiyorsanız bir eş, çocuklar ve iyi dostlar edinin. Christakis bu konuda şöyle konuşuyor: "İnsanlar birbirine bağlıdır. Dolayısıyla sağlıkları da birbirine bağlıdır."

3) YER DEĞİŞTİRİN!

Radikal bir karar verip dünyanın en uzun ömürlü insanlarının yaşadığı Japonya'nın Okinawa Adası'na göç edebilirsiniz, ancak Okinawa'dakiler gibi yaşamaya çalışmanız daha doğrudur.

Dünya üzerinde 100 binde 10 kişinin yüz yaşının üzerinde olduğu bazı sıcak noktalar vardır. Bu insanların bu kadar uzun yaşamasının sırrı nedir? Belki yerli halkın genomu yüz yaşına kadar yaşamak için gerekli olan genleri içeriyordur. Belki de neden sularındaki bir özellikten kaynaklanıyordur. Bir diğer olasılık da bunun tamamen istatistiksel rastlantı olmasıdır (Bu bölgelerde yaşlılar gençlerden sayıca fazla olabilir). Neden ne olursa olsun, bu sıcak noktalar şu soruyu akla getiriyor: Uzun bir yaşam için nasıl bir ortam gerekir?

Az miktarda radyasyon ve zehirli madde yararlı olmakla birlikte, bu unsurları bol miktarda içeren bir ortam doğal olarak zararlıdır. Bunun yanı sıra uzun ve sağlıklı bir yaşam için uzak durmamız gereken başka çevresel unsurlar da vardır. Missouri'de St.Louis'in yoksul bölgelerinde yaşayan yaşlı nüfus üzerinde yürütülen bir çalışma, düşük hava kalitesi ve çöplük halindeki sokakların ileri yaşlarda sağlığı olumsuz yönde etkilediğini ortaya çıkarttı. Ocak ayında bir İskoç gazetesi olan "The Scotsman" de yer alan benzer bir çalışma, Glaskow'un en yoksul mahallelerinde yaşayan insanların ortalama ömürlerinin 54 olduğunu ve bu sürenin zengin mahallelerde yaşayanlara göre 30 yıl kısa olduğunu ortaya koydu.

Bütün bu çalışmalar ne yazık ki uzun yaşam için baskın öğenin genetik yapı mı yoksa çevresel koşullar mı olduğunu kesin olarak söyleyemiyor. Aralarında Chicago'daki Illinois Üniversitesi'nden S.Jay Olshansky 'nin de bulunduğu bir grup bilim adamı, ağırlığın genlerde olduğunu söylüyor. Ancak bu kamptakiler bile çevrenin yaşam süresini etkilediğini kabul ediyor. İnsanlar yanlış gıdalarla besleniyor, yanlış sıvıları içiyor, sigara kullanıyor ve güneşe çıkıyor. Olshansky, "Bütün bunlar yaşam süremizi kısaltır" diyor.

Boston Üniversitesi'nde New England Yüz Yaşındakiler Araştırması isimli çalışmayı yürüten Tom Perls, bu spektrumun diğer ucunu temsil ediyor. Perls'e göre uzun yaşam aile içinde yaygın gibi görünse de, çevresel faktörler bu etkinin yüzde 70'ini oluşturur. "Uzun yaşamın köklerinin aile içine uzanması, bu özelliğin genetik olduğunu göstermez" diye konuşan Perls, "Aile üyeleri çoğunlukla aynı çevresel koşullarda yaşar" diyor. Perls şu örneği veriyor: Kaliforniya'da kendilerine "Seventh Day Adventist" adını veren bir grubun ortalama yaşam süresi 88 yıldır. Bu süre ortalama bir ABD vatandaşının yaşam süresinden 10 yıl fazladır. Bu grup genetik olarak kendi içinde büyük çeşitlilik gösterir, ancak yaşam şekilleri birbirine benzer. Çoğu vejetaryendir, sigara ve içki kullanmazlar, aile ve din bağları güçlüdür. Bütün bunlar uzun yaşam için uygun bir zemin oluşturur.

Ne var ki ortak görüş fiziksel yaşam alanının, insanların davranışlarıyla oluşturduğu kişisel yaşam koşulları kadar önemli olmadığıdır. Radikal bir karar verip dünyanın en uzun ömürlü insanlarının yaşadığı Japonya'nın Okinawa Adası'na göç edebilirsiniz, ancak Okinawa'dakiler gibi yaşamaya çalışmanız daha doğrudur. Okinawa'daki yüz yaşındakileri inceleyen Bradley Willcox, "Uzun yaşam sonunda dört etmene dayanıyor: Diyet, egzersiz, pisikolojik-ruhsal etmenler ve sosyal etmenler" diyor.

4) Kötü alışkanlıkları yararlı hale dönüştürmek

Spot: Size keyif veren kötü alışkanlığınız ister çikolata, ister içki olsun, önemli olan bu kötü alışkanlığın size keyif vermesidir.

Sağlıklı yaşlanma ile ilgili bugüne dek yapılmış en bilgilendirici çalışma Minnesota, Mankato'daki School Sisters of Notre Dame adlı manastırda kalan rahibeler üzerinde yapıldı. 10 rahibeden birinin yüz yaşının üzerinde olduğu bu manastırdaki çalışma, sağlıklı bir yaşlanmanın erdemli bir yaşam sürmekten geçtiğini gösteriyor. Bu da içki ve sigara içmemek, sağlıklı ve normal ölçülerde yemek yemek, sakin ve dengeli bir yaşam sürmek anlamına geliyor. Ancak bu kadar "temiz" bir yaşam sürmek herkesin harcı değil. Ayrıca 100 yaşına kadar yaşamak adına dünyanın tüm nimetlerinden el ayak çekmek ne gibi bir yarar sağlayabilir? Birkaç kötü alışkanlığınız olduğunu varsayım. Burada önemli olan bunlar arasında akıllı bir seçim yapmaktır.

Bir kadeh şarabın yararlı olduğu iddiası artık popüler bilinç içinde kendine sağlam bir yer edindi. Bazılarına göre şarap, "Fransız paradoksu" adı veriler çelişkiyi işaret ediyor. Bu paradoksa göre Akdeniz popülasyonunda kalp krizi daha az görülüyor. Şarabın içinde meyve antioksidanları bulunsa da pek çok ham meyvenin içinde de bu kimyasal maddeler bulunuyor. Biranın da yararlı olduğu söyleniyor. Kaldı ki araştırma literatürü bunca bulgunun içinde biraz kaybolmuş gibi görünüyor. Kaldı ki konu üzerinde kuşkuların henüz giderilmemiş olduğu bir ortamda içki içmeme riskini göze almak ne denli doğrudur?

Bir diğer kötü alışkanlık da uyku düşkünlüğüdür. Almanya'da Münih Üniversitesi'nden Till Roenneberg'in bulguları uykuyu sevenleri biraz rahatlatacak. Roenneberg'e göre vücut saatinizi parlak ışık ve sıkı bir disiplin ile yeniden ayarlamadıysanız, erken yatmak veya geç kalkmak gibi eğilimlerinizi doğal seyrine bırakmanızda yarar vardır, çünkü bu eğilimlere karşı çıkmak sağlığınızı olumsuz yönde etkileyebilir.

Bir diğer kötü alışkanlık da çikolatadır. Flavonoid denilen bileşimleri içeren çikolata, son yapılan araştırmalara göre tansiyonu düşürür ve hatta inme riskini azaltır. Bazı araştırmalara göre çikolata vücudun nitrik oksit üretimini artırarak kan damarlarını genişletir ve arterleri rahatlatır. Bu da kan akışını artırır. Çikolata severler tüm çikolataların flavonoid içermediğini bilerek, siyah çikolatayı tercih etmelidir. Bu durumda çikolata üreticilerinin flavonoid açısından zengin çikolatalar üretmesi en doğru yaklaşımdır.

Özetle neden keyif alırsanız alın, keyifli olmak sağlığınız için iyidir. Bu yalnızca stresi gidermekle kalmaz, hücrelerinizin "enkelitin" adı verilen doğal bir antibiyotiği salgılamasını sağlar. Size keyif veren kötü alışkanlığınız ister çikolata, ister romantik bir ilişki olsun, önemli olan bu kötü alışkanlığın size keyif vermesidir.

5) Beyninizi çalışır halde tutun!

Yüz yaşını aşan yaşlıların zihinsel sağlıklarının bu kadar iyi durumda olmasının nedeni, yaşamlarını fiziksel ve zihinsel faaliyetlerle doldurmalarıdır. Bu faaliyetler bahçe ile uğraşmak, bilmece çözmek, kitap okumak, yürüyüş yapmak, sohbet etmek ve yün örmek olabilir.

20'li yaşların ortalarında, muhakeme yürütme, uzamsal bilinç ve bellek açısından zihinsel becerilerimiz en üst noktaya ulaşır. Bu noktadan sonra her şey inişe geçer. Bu durumla baş etmenin en iyi yolu başlangıçta fazla kapasiteye sahip olmaktır. Birbiri ardına yapılan bilimsel çalışmalar, zeka, iyi bir eğitim, kitap okuma merakı, üst düzey görevlerde bulunmanın ileri yaşlarda ortaya çıkan zihinsel çöküşü yavaşlattığını ve azalttığını gösteriyor. Beyin araştırmalarıyla ilgilenen bilim adamları ve doktorlar bu duruma "bilişsel rezerv-cognitive reserve" diyor.

Bugün bilişsel rezerv üzerinde en fazla araştırma yapılan konulardan biridir. Zihinsel kapasiteyi geliştirmek, bunamaya karşı bugün piyasalarda satılan ilaçlar kadar yarar sağlar. Daha da önemlisi, bilişsel egzersizlere başlamak için hiçbir zaman geç kalınmamasıdır. Zihinsel jimnastik ­yeni kitaplar okumak, yeni şeyler öğrenmek, yeni insanlarla ilişki kurmak gibi- her zaman gündemde kalmalıdır ve süreklilik kazanmalıdır. Son yapılan bir çalışma, egzersiz programlarına tabi tutulan yaşlı farelerin, hareketsiz farelere göre daha fazla ve daha hızlı yeni beyin hücreleri ürettiğini gösteriyor.

Yüz yaşını aşan yaşlıların zihinsel sağlıklarının bu kadar iyi durumda olmasının nedeni, yaşamlarını fiziksel ve zihinsel faaliyetlerle doldurmalarıdır. Bu faaliyetler bahçe ile uğraşmak, bilmece çözmek, kitap okumak, yürüyüş yapmak, sohbet etmek ve yün örmek olabilir.

 

Kaynak: New Scientist, 3 Haziran 2006

 

 

 

18ALTI

Yorum yapayım bari (yok) ::: Yorum yazalım birazda! :::: :)p Uydudan Bağlantı

15/6/2006 - :: "Kozmik ışın bombardımanı" uyarısı::

Kategori: bilim

"Kozmik ışın bombardımanı" uyarısı  
 
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Müdürü ve Astrofizik Araştırma Merkezi üyesi Prof. Dr. Mehmet Emin Özel, kozmik ışınların DNA'ya çarpması halinde, ciddi hasarların meydana geldiğini söyledi.
 
 
Prof. Dr. Mehmet Emin Özel, yüksek enerjili iyon, proton, elektron ve nötronlardan oluşan kozmik ışınların dünyayı ve atmosferi sürekli olarak bombardıman altında tuttuğunu belirtti. Kozmik ışınların Samanyolu içindeki süpernova, yüksek enerjili patlama olayları ve güneş benzeri yıldızların olağan aktivitelerinden kaynaklandığını ifade eden Prof. Dr. Özel, atmosferin dünyayı kozmik ışınlardan koruduğunu söyledi. "Ancak yeryüzünde bile bu ışınların kendileri veya atmosferde oluşturdukları parçacık yağmuru kalıntılarından etkilenmek mümkün" diyen Prof. Dr. Özel, yüksek enerjili bir kozmik ışın parçacığının, canlı hücrenin yapısını bozacak hatta genetik malzemeyi (DNA) olumsuz yönde değiştirecek etkileri olduğunu belirtti.
 
 
İHA muhabirinin sorularını yanıtlan Prof. Dr. Özel, uzay boşluğunda ışık hızına varan yüksek hızlarla hareket eden kozmik ışınların atmosfere çarptığında parçacık yağmuru oluşturduğuna dikkat çekti. Prof. Dr. Özel, şunları söyledi:

"Her an bu parçacık yağmurunun içinde yaşıyoruz ama enerjileri yere ulaşıncaya kadar binlerce parçaya dağılıyor. Ancak yüksek enerjili olan kozmik ışınlar, daha çok elektron, gama ışınları, pionlar ve müonlar da bizi değişik şekillerde etkileyebilirler. Mesela, bazı canlı türlerinde gözlenen mutasyon yoluyla bazı ani değişiklikler ve yeni türlerin ortaya çıkması gibi olayların nedenleri arasında kozmik ışınlar olduğu da bilim dünyasında tartışılıyor"
 
 
Herhangi yüksek enerjili bir parçacığın en çok DNA üzerinde etkili olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Özel, "İnsan 100 trilyona yakın hücreden oluşuyor. Kozmik ışınların bu hücrelerden bir bölümüne zarar vermesi halinde, bu zarar diğer hücrelerce tamir edilebiliyor. Ancak genetik malzemeyi etkileyebilen kozmik ışınlar, ciddi hasarlar meydana getirebiliyor" diye konuştu. Yaz aylarında bronzlaşma uğruna saatlerce güneşte kalmanın tehlikesine de dikkat çeken Özel, güneş kaynaklı mor-ötesi ışınların insanlar üzerinde olumsuz etkilere neden olduğunu bildirdi. Prof. Dr. Özel, kozmik ışınlara maruz kalmanın kanser dışında gözde katarak ve beyinde çeşitli hasarlara neden olabileceğini de sözlerine ekledi.

UYDULARI BOZABİLİYOR


Kozmik ışınların bir bölümünün güneşten kaynaklandığını belirten Prof. Dr. Özel, güneşin yüzeyinde karanlık görünümlü bölgeler meydana getirdiğini bildirdi. Prof. Dr. Özel, "Bunlara güneş lekeleri deniyor. Bunlar 11 yılda bir artıp azalıyor. Nedeni olarak, güneşin manyetik alanındaki etkileri düşünülüyor. Bu lekelerin arttığı etkin güneş dönemlerinde durum daha da tehlikelidir" dedi. Güneşin dünyaya yakın olması nedeniyle bir kozmik ışın kaynağı olduğunu belirten Özel, zaman zaman görülen yoğun madde atımı olaylarının dünyayı çok şiddetli şekilde etkileyebildiğini söyledi. Prof. Dr. Özel, bu patlamalarda parçacıkların dünyaya 2-3 günde ulaştığını ifade ederek, "Uyduların bozulmasına neden olduğu gibi yeryüzündeki elektrik interkonnekte hatlarını da bozabiliyor" diye konuştu. 
 
 
Kozmik ışınlardan korunmanın en çok astronotların sorunu olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Özel, milyonlarca hücrenin devamlı olarak bu ışınlardan etkilenmesi halinde, insanın ölebileceğini belirtti. Mars'a gönderilecek astronotlar için kozmik ışınların en büyük sorunlardan biri olduğunu belirten Prof. Dr. Özel, sözlerine şöyle devam etti:

"Ay yolculuğu 1 hafta ama Mars yolculuğu 2.5 yıl kadar sürebilir. Uzaya çıkan astronotlar 6 ay ya da daha uzun süreli olarak uzay istasyonunda yaşayarak ışınların uzun vadeli etkileri ölçülmeye çalışılıyor. Mars'ta atmosfer dünyanın yüzde 1 kadar olduğu için kozmik ışınların etkili daha fazla olacaktır. O nedenle Mars yolcularının Mars'ta kalacakları dönemlerinin büyük bölümünü toprak altında yapılacak sığınaklarda geçirmeleri düşünülen çözümlerden biri."
 
 
Kozmik ışınların şiddetinin yere göre değiştiğini de belirten Prof. Dr. Özel, "Kozmik ışınların ölçülen şiddetleri, deniz seviyesinde 0,02 rem; bin 500 metre yüksekte 0,05 rem; 3 bin metrede 0,10 rem; uçak yüksekliği (10-12 kilometre) 3 rem; uzay mekiği yüksekliği (300 kilometre) 10 rem; dünyanın van Allen radyasyon kuşakları içinde bin 500 rem; Ay üzerinde 12 rem, gezegenlerin arasındaki bölgede 20 rem, Mars yüzeyinde 10-15 rem, yıldızlararası ortamda 50 remdir. Rem, radyasyonun canlılara etkisini ölçen bir birimdir. Aynı zamanda insanın vücut hücrelerinin kozmik ışınları soğurma ölçüsünü verir. Soğurma, o enerjiyi yutmak, ondan etkilenmek ve onun bozucu etkisini duymak anlamındadır" açıklamasında bulundu

Yorum yapayım bari (yok) ::: Yorum yazalım birazda! :::: :)p Uydudan Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Image Hosted by MyeHost.de

SAYFAMIZI LİNK VERMEK İSTESENİZ AŞAĞIDAKİ KODLARI SAYFANIZA EKLEYİN :)P



BlogBul.Com! Ücretsiz Türkçe Blog Sayaç Blog Toplist
IYI SITELERIn YERI

 

::KAFA KAĞIDI::

HEYYYY!!! GENÇLİK BU TARAFAA!!!

 

SİZCE AŞAGIDAKİ OKULLARDAN HANGİSİ DAHA İYİ EĞİTİM OLANAKLARI SUNMAKTADIR? (Anket İstanbul için geçerlidir.)
Son Durum
Altyapı: Pollemik.com

::ÇEŞİTLEMELER::

::ARKADAŞLARIM::

visne
abhorrence
blogcuk
dungeon dungeon
yenilerdenim
crybaby
ubudiyet
nanick
hulyaa
karsittez
duyguclap
melektugba
shedar
onurhankaan
radyorap
tayfunca
sadecehatunlar
birsairinkaleminden
dusbahcesi
sehreminilimelis
nikaragua
nurettinvehande
miray9
emelkardelen
purplee
canyar
seyhan22